Havza Haber Ajansı'nın haberine göre üniversite öğretim görevlisi Hasan Abdipur İran İslam Cumhuriyeti'ni günümüz modern düşünce ve siyaset sistemlerinin "insan merkezli modernitenin" biçimleriyle kıyasladığı bir yazı kaleme aldı:
Siyaset bilimi ve medeniyet araştırmalarındaki bazı yaklaşımlarda devletler, sadece siyasetin yürütme birimleri veya güç rekabetlerindeki salt aktörler olarak değil; aynı zamanda "anlamsal çekirdekler" olarak da ele alınır. Yani, yurt içinde ve uluslararası düzeyde bir dizi değeri, dünya görüşünü ve medeniyet projelerini yeniden üreten odak noktalarıdırlar. Bu perspektiften bakıldığında bazı devletler, geleneksel yönetişim işlevlerinin yanı sıra, küresel düzene anlam katan veya ona meydan okuyan anlatıların ve anlamların da taşıyıcısıdırlar.
Bu analitik çerçevede, İran İslam Cumhuriyeti birçok siyasi ve entelektüel anlatıda uluslararası sistemde seçkin bir örnek olarak sunulmaktadır. Bunun nedeni sadece jeopolitik konumu veya bölgesel rolü değil; aynı zamanda oluşumunda ve devamlılığında rol oynayan kendine has ideolojisi ve dünya görüşüdür.
Bu kavramsallaştırmayı anlamak için öncelikle sosyal bilimler çerçevesinde "medeniyet" kavramını açıklamak gerekir. Medeniyet genel olarak belirli bir tarihi dönem boyunca bir topluma kimlik ve yön veren kurumlar, değerler, semboller ve davranış kalıpları bütününe denir. Bu bütün üç temel düzeyde incelenebilir:
1.Epistemolojik Boyut: Varlık, insan, Tanrı ve tarih hakkındaki temel inançları içeren bilgi boyutu.
2.Kurumsal Boyut: Bu inançlara dayanan siyasi, ekonomik, hukuki ve sosyal yapılara işaret eden boyut.
3.Kültürel ve Sembolik Boyut: Dil, sanat, tarihi anlatılar ve sosyal söylemler şeklinde dışa vuran boyut.
Böylesi bir tanıma göre medeniyetler arası çatışma, sadece kaynaklar veya coğrafi sınırlar üzerinde yaşanan bir rekabet değil, bir "anlam sistemi" mücadelesidir. Bir başka deyişle, insan toplumunun düzenlenmesinde hakikat, adalet, güç ve meşruiyetin hangi anlayış üzerine inşa edileceği sorusu etrafında şekillenen bir çatışmadır.
İslam İnkılabı ile ilgili bazı entelektüel anlatılarda İran tam da bu düzeyde tanımlanmaktadır. Bu anlatıda İran, uluslararası sistemde yaygın olan tarza sahip modern bir ulus-devlet olarak görülmemekte; aksine, ana ekseni "tevhid" kavramı olan bir tür "alternatif medeniyet projesi"nin taşıyıcısı olarak sunulmaktadır. Bu çerçevede tevhid, sadece teolojik bir ilke değil, aynı zamanda sosyal ve siyasi düzenin temeli olarak da anlaşılmaktadır. Buna dayanarak meşruiyetin ve kanunun nihai mercii, insan iradesi veya siyasi güç değil; ilahi emir olarak kabul edilir.
Bu açıdan bakıldığında, "Allahu Ekber" (Allah en büyüktür) ile "Ena Ekber" (Ben en büyüğüm) arasındaki sembolik zıtlık, iki tür düzen arasındaki çatışmayı ifade eder: Kendini Allah karşısında sınırlı ve sorumlu gören bir düzen ile insanı veya siyasi gücü hak ve batılın nihai ölçütü yapan bir düzen.
Sonuç olarak bu söylemde, liberalizm ve sosyalizm dahil olmak üzere bazı modern düşünce ve siyaset sistemleri "insan merkezli modernitenin" biçimleri olarak yorumlanmaktadır. Bunlar, insanın veya insanların kolektif iradesinin nihai yasama ve siyasi meşruiyet mercii olarak kabul edildiği sistemlerdir.
Buna karşılık İslam Cumhuriyeti, misyonu "Firavunluk" veya gücün kendi başına buyrukluğu ile mücadele etmek olan bir cephe olarak tanımlanır. Dini literatürde Firavunluk, insan gücünün isyanı ve mutlak merci haline dönüşmesi anlamına gelmektedir. Böyle bir çerçevede, siyasi ve jeopolitik çatışmalar da sıradan rekabetlerin ötesinde bir seviyeye yükselmekte; medeniyetsel ve anlamsal bir çatışma olarak yorumlanmaktadır.
Bu söylemsel biçimlendirmenin siyasi ve sosyal alanda birkaç önemli işlevi bulunmaktadır:
1.İç Meşruiyet: Siyasi sistem için bir tür iç meşruiyet yaratır; zira bekası sadece ulusal çıkarlar çerçevesinde tanımlanmaz, tarihi ve dini bir misyonun parçası olarak sunulur.
2.Direnişin Sembolü: Bu anlatı İran'ı, küresel tahakküm yapılarına karşı direnişin sembolü konumuna yerleştirir ve bu yolla İran ile İslam İnkılabı'nın siyasi literatüründe "mustazaflar" (ezilenler-mazlumlar);olarak adlandırılan gruplar arasında sembolik bir bağ kurar.
3.Ulusötesi Bağ: Bu söylem ulusötesi bir bağ oluşturarak siyasi çatışmaları "Tevhid Cephesi" ile "Tahakküm Düzeni" arasındaki daha geniş çaplı bir mücadele bağlamında yorumlar. Böylesi bir anlatıda İslami İran'ın varlığını sürdürmesi, sadece bir devletin bekası değil, medeniyet düzeyinde alternatif bir modelin sürdürülmesi olarak kabul edilir.
Tüm bunlara dayanarak "Tevhidî direnişin sembolü olarak İran" söylemi, İslam Cumhuriyeti'nin konumunu günlük siyasetin ötesinde ve medeniyetsel bir anlatı çerçevesinde yorumlama çabasıdır. Bu anlatıda asıl mesele güçlerin salt rekabeti değil; çağdaş dünyada meşruiyetin ve gücün nihai merciinin sorgulanmasıdır. Yani küresel düzenin, insan iradesine ve güç yapılarına mı yoksa ilahi emrin ve dini adaletin otoritesine mi dayanarak şekillenmesi gerektiği sorusudur. Bu açıdan İran, çağdaş dünyada din, siyaset ve güç ilişkisinin farklı bir şekilde biçimlendirilme olasılığını ortaya koymaya çalışan, küresel düzene alternatif bir anlatının sembolü ve merkezi olarak tanıtılmaktadır.
yorumunuz